Aynı sabaha uyanıyoruz. Aynı güneş, aynı deniz, aynı nem… Ama aynı hayatı yaşamıyoruz. Mersin’de bir sabah, sahil bandında koşuya çıkanlarla başlıyor; birkaç sokak ötede ise gün, “bugün iş var mı?” sorusuyla açılıyor. İşte tam da bu yüzden, aynı şehirde yaşıyoruz ama bambaşka hayatlar sürüyoruz.
Bir taraf vitrin. Kafeler, yeni siteler, sahil yürüyüşleri, sosyal medya fotoğrafları… Mersin’in görünen yüzü. Diğer taraf ise görünmeyenler: Mezitli’nin arka sokakları, Toroslar’ın yokuşları, Akdeniz’in dar mahalleleri. Orada hayat, filtresiz. Orada zaman, daha yavaş değil; daha ağır akıyor.
Görünmeyen yüz dediğimiz şey sadece yoksulluk değil. Aynı zamanda sessizlik. O sessizlikte sabahın köründe işe giden kadınlar var. Günlük yevmiye için bekleyen gençler var. Okula aç giden çocuklar var. Bir de kimseye görünmeden yaşlananlar… Şehrin istatistiklerinde rakam, gündeminde ise hiç yoklar.
Mersin büyüyor deniyor. Doğru. Beton yükseliyor, yollar uzuyor, projeler çoğalıyor. Peki bu büyüme herkes için mi? Yoksa bazıları yükselirken, bazıları yerinde mi sayıyor? Hatta yerin biraz daha altına mı itiliyor?
Aynı şehirde bir çocuk, yabancı dil kursuna gidiyor. Bir diğeri, okula gidebilmek için servis parasını düşünüyor. Aynı caddede birileri denize nazır ev hayali kurarken, bir başkası rutubetli bir odada nefes almaya çalışıyor. Aradaki fark, kader değil; tercihlerin, planların ve görmezden gelmelerin sonucu. Bakmak değil ki sorun aslında bakarken de “GÖRMEK” “GÖREBİLMEK”
Belki de en büyük sorun şu: Görünmeyeni görmemeyi seçiyoruz. Çünkü görmek, sorumluluk getiriyor. Sormayı, sorgulamayı, rahatsız olmayı… Rahatsız olmak istemiyoruz. Konforumuz bozulmasın istiyoruz. Oysa şehir dediğimiz şey, sadece sahil bandından ibaret değil. Şehir, en arka sokakta da başlıyor.
Bu yazı bir bir hatırlatma. Mersin’in güzelliği kadar, yükü de var. Ve o yük, hepimizin omzunda. Görünmeyen yüzü görünür kılmadan, bu şehrin gerçekten büyüdüğünü söyleyemeyiz.
Aynı şehirde yaşıyoruz. Farklı hayatlar sürüyoruz. Soru şu: Birbirimizin hayatına ne kadar yakınız? Ya da dokunuyoruz? Yoksa aynı haritada, bambaşka dünyalarda mı yaşıyoruz?
Geç olmadan, “keşke” demeden el ele verelim
“Keşke”lerimizi “iyi ki”lere dönüştürelim
Yorumlar